Orhan Özekinci
Gönlüme göre verme aşkı Rabbim / Çünkü aşkınla kimseyi sevmedim
| Onur Caymaz'la Nişantaşı Sohbetleri |
|
| Söyleşileri |
|
Şarkı sözleriyle başlayan serüven... Yazmanın ne iyiliğini gördün abi?
Belalı, çetin bir iş, bir tiryakiliktir yazıcılık. Turgut Uyar der ya, kötü bir alışkanlıktan başka nedir bir adam, diye. Odur işte. Yazıdan gelebilecek iyilikten, belki en fazla kelimelerin onarıcılığı noktasında söz edebiliriz. Diyelim birinden nefret ediyorsunuz. Gidip suratına bunu söylemek ve hatta kavga etmek istiyorsunuz birisiyle. Boş bir kağıt alıp yazın tüm bu duygularınızı. Bir süre sonra bu tip hislerinizin azaldığını göreceksiniz. Üstelik bu sadece benim fikrim değil. Cioran da kendisiyle yapılmış bir röportajda böyle söylüyor. Yaralarınızı, dertlerinizi, hayallerinizi de yazabilirsiniz aynı şekilde. İyi geldiğini göreceksiniz. Tabii tüm bunlar, yaşamınızda kâğıdın, kalemin, sözcüklerin ne kadar yer kapladığıyla da ilgili. Akşamlarınızı televizyon dizileriyle geçiriyor, filmi var nasıl olsa kitabını niye okuyayım diye düşünüyor, şiiri, edebiyatı bir gençlik hevesi olarak görüyorsanız pek şansınız yok. Vermeden almak olmaz! Yazı, gerçekten de yazanın hayatıdır biraz. Andre Malraux, ‘Her roman bir otobiyografidir,’ diye boşuna dememiş. Değil mi?
Şair, söz yazarı, öykücü, romancı... Bunların hangisi kaleminde ağır basar?
Bu kalemin bileceği iş valla. Belli olmuyor hiç. Söz yazarlığı gariptir ama. 95’ten beri şarkı sözü yazmıyorum. Şiire çokça bulaşınca söz yazarlığı yapmak zor. Fakat geçenlerde bir arkadaşımın yaptığı besteye söz yazdım. Uzun zaman sonra epey zorlandığımı söylemeliyim. Yeni şiir kitabım Yaz Tarifesi, Metis yayınları tarafından yayımlanmak üzere. 2007’den beri kafamdaki bir projeydi bu kitap. Her kitap bir nevi projedir çünkü yazar için. Bunun dışında bu aralar bir öykü geziniyor kafamda. Bir şiirin öyküsünü yazmak istiyorum. Bunları bitirdikten sonra, uzun zaman sadece ikinci romanımla ilgilenmek istiyorum... Bir 12 Eylül romanı. Görüyorsun ya. Kalem yine kendi bildiği gibi, oradan oraya savurup duruyor elinde durduğu kişiye. Kim kime sahip acaba? “Seni Hatırlatan Yıldızlar”. Serdar Güven isimli karakterle Onur Caymaz’ın benzeyen ve ayrılan yönleri? Yoksa Serdar, bizim Onur Caymaz mı? Bunun cevabını aslında ilk soruda Malraux’dan alıntıladığım bölümde verdim sanırım. Ama bir kahramanın içinde, onu yaratan yazar ne kadar bulunur sorusu, kim bilir ne kadar eski bir soru. Belki Madam Bovary’den beri... Biliyorsunuz işte; Flaubert, Madam Bovary kimdir, diye sorulduğunda; ‘Madam Bovary benim,’ diye cevap verir. Fakat tuhaf bir tesadüften ne diye söz açmayayım? Seni Hatırlatan Yıldızları’n Serdar Güven’ini yazdığım geceler garipti. Romana geceleri çalışır, sabah işe kalkmak üzere yatar uyurdum. Düşümde bir sarı daktilo görürdüm. Boş bir kâğıt takılı olurdu daktiloya. Sonra birisi romanı yazar, ben de okumaya çalışırdım heyecanla. Sanki birinin elinden bir şeyi çalıyor gibiydim. Fakat o rüya kişisi düzenli olarak devam ederdi yazıya. Kalkar, okuduğum yerleri içimden tekrarlar, sabah işe gittiğimde de bilgisayara aktarırdım. Garip... Güven’i, kendi yarattığım bir kahraman sanıyordum ben. Romanın çıkışından bir süre sonra, bu ismi kullanan bir şairle tanıştım. Yaşayan genç kuşak şairlerden. Arada bir dikkat edin, orada burada yazılarına rastlarsınız. Hayat ile roman bir yerde çakışıyor demek ki... Çakışmalı belki de. Yaptığın işin yazın hayatına ne gibi etkisi var? Beyninde yazılımlar dolaşırken, gönlünde dizeler ne alemde? Ben bir yılı aşkın süredir yazılımcılık yapmıyorum. Gerçi bilgi teknolojieri sektöründe çalışırken de aklım fikrim kitaplardaydı; üniversitede elektronik devre analizleri dersine girerken de... Benim en eski okulum yazı galiba. Fakat eski işim, bana kendimi ikiye bölme yeteneği kazandırmıştır. Yazar olan Caymaz ve olmayan Caymaz. Çünkü ne yazık ki yaşarken, geçiminizi sağlamak için başka insanlara bölünmek zorunda kalıyorsunuz. Benimki de diğerleri gibi bir trajediydi. Birbirinden oldukça ayrı iki yaşantı biçimi... Bir çok yazarımız, geçimini uzun zaman başka işlerden sağlamıştır. Muzaffer Buyrukçu hademelik yapmıştır mesela, Tarık Dursun K köftecilik; Sabahattin Ali’nin bir ara kamyonculukla geçindiğini biliyoruz. Oysa bu ülkede Arog’a gidenlerin sadece yarısı düzenli biçimde kitap alsa, yazarlar da rahat rahat geçinir... Fakat olmuyor işte. Ne yazık ki olmuyor. Şiire gelince. Şiir öyle bir şey ki, zaten yaptığınız mesleğe, yaşınıza başınıza bakmaz pek o. Sizin onu aradığınız yerle, onun sizi bulacağı yer kesişti mi tamamdır. Bunu yaşamda en bariz görülecek örneği, Attila İlhan’ın şiir kitaplarının arkasında bulabileceğiniz Meraklısı İçin Notlar bölümüdür... Ustam orada, şiirlerinin yazılış serüvenlerinden bahseder. Müthiştir. Böyle hikâyelere meraklıysanız Edip Cansever’in Gül Dönüyor Avucumda adlı kitabında da (Adam Yayınları tarafından bu isimle basılmıştır kitap) böyle birkaç hikâye bulabilirsiniz. Şiir yazma süreci, ciddi anlamda psikolojik olarak araştırılması gereken bir süreç. Okul çıkışları, Maçka, ve Attilla İlhan? Bana eski günlerden Ve Attilla İlhan’dan bahseder misin?
Bunları son hikâye kitabımdaki Gökyüzü Sineması adlı öyküde, hapisten yeni çıkmış devrimci Ferhat’ın gözünden anlatmıştım. Benim için Attila İlhan, Türk edebiyatının parlayan ve hiç sönmeyecek yıldızlarından biridir. O, bir halkın şairi olma sıfatını elinde bulundurmuş son şairdi belki de... Bana kazandırdıklarını hiçbir zaman unutabileceğimi sanmıyorum. Eski günlerden söz etmek. Şimdi ben bu sorunu cevaplarken dışarda kar yağıyor. Bir sahafta olduğumu düşünüyorum. Kış günlerinin erken kararan havaları. Sarı, çiğ bir ışık yanmış. Bir kız seviyormuşum mesela, birazdan o gelecekmiş de bir şiirimde kaybolmuş o eski meyhaneye gidecekmişiz sanki. Şiirler okuyormuşuz. Daha gençken. Murathan Mungan’ın İnce L Lalena şiirindeki gibiyken. Kitapların yalnızlığında... Eski günlerime baktığımda ben Vapur Dumanı şiirimde yazdığım evi görüyorum hep. Sahrayıcedit. Oradan bir minibüsle Kadıköy’e inerdim. Kitapçıları gezer, birahaneler girer, vapurlara biner hikâyeler toplardım. Eski günlerimin hepsi, ince bir yalnızlıktı sanırım.
Kenan Evren’in sana hissettirdikleri... Siyaset dediğimizde aklına ilk gelen? Bu soruya nasıl cevap vereceğim. Bilemiyorum ki. Susmak, kini anlatır mı? Can Yücel’in Zeki Müren ile Kenan Evren arasında kıyaslama yaptığı bir anısı vardır. Bulmanızı isterim. Bu ülkeye en büyük kötülüğü yapan kişilerden biridir Kenan Evren. Bir diğeri de Demirel’dir mesela. Denizlerin asılma kararı mecliste oylanırken iki elini birden kaldırır Demirel. Bir gün yargılanacaklar mı, bir gün zaman ve tarih herkesi hak ettiği yere koyacak mı? Bilemiyorum. Ama ellerine bunca gencin kanını bulaştırmış insanlar, zaten hep zan altında yaşamak zorunda değil midir? Bu onlara en büyük ceza olmaz mı? Geçende Birgün gazetesinde yazmıştım. Evren, acaba geceleri o güzel evinde, tuvalete falan kalktığında, öldürdüklerinden birinin, bir odadan ansızın çıkacağını falan düşünmez mi hiç. Öyle acıdır ki. Erdal Eren’in ölümü mesela. Diğerlerinin. Bir dolusunun... Siyaset deyince ilk aklıma gelen şey... Hiç oy kullanmadım, bunu düşünürüm ilk önce. Bu nedenle Türkiye’de yapılmış kirli hiçbir şeyin altında imzam yok. Ülkemde 80 sonrası yapılan siyasetin bir zerresine bile inanmıyorum. Ama bu onun sıkı bir takipçisi olduğum anlamına gelmiyor.
“Okul çıkışlarında başlardı felaketim” sözü üstüne bir söz söyle de bir daha söylemesinler... Her sözün üzerine çok şey söylenebilir ama ben dizenizi şöyle tamamlayayım: evlere dağılan çocuklardan değildim.. Dışarıdan bakınca Onur Caymaz’ın edebiyat yolunda yeri neresidir? Yol mu ? Bilmiyorum ki... Benim için en önemli olan şey yolculuktur. Bir yerlere tırmanma, bir yerlere gitme, bir tepeye çıkma planım yok. Olsa edebiyatla uğraşmazdım zaten. Bu nedenle bir yerlere düşme durumunda da değilim. Ben kendi iç yolculuğuma çıkmış gidiyorum. Bunu yaparken dönüp geldiğim uzaklarda bulduklarımı, okur denen uzak akrabalarla paylaşıyorum. Sadece bu. Edip Cansever’in bir şiirinde dediği gibi: İnsan yalnız çıktığı yollardan daima iyi haberlerle döner... Sevemediğiniz üç canlı şair? Tebrikler. Sonunda biri sevmediğimiz birilerini de soruyor. Hemen söyleyeyim: Mehmet Öztek, Serkan Işın, Ömer Şişman. Ne kadar sevmeyi, şiirlerinden kendi anladığım estetik hazzı almayı denedimse de olmadı. Şiir en nihayetinde bir estetik haz duymak için değil midir? Fakat beceremedim işte şiirlerini sevmeyi. Bu fikrim, tabii ki ne onların şiir çabasını küçültür ne de benim şiir konusundaki beğenimin düşüklüğüyle açıklanabilir. Her Türk gencinin okumasını arzu ettiğiniz bir kitap? Issız Adam’dan sonra söz konusu kitap sanırım Çılgın Kalabalıktan Uzakta oldu ama Yaşar Kemal, Orhan Kemal, Kemal Tahir, Reşat Nuri, Yakup Kadri, Halide Edip okumamış insanların, söz konusu romanı bitirebileceklerini sanmıyorum. Küçük Prens diyebilirim mesela. Sevdiğim birçok kitap var ama işlevsel olması bakımından Küçük Prens’i seçiyorum. Çünkü bizim insanlarımızın büyük bölümü içindeki çocuğu öldürmeyi sonunda başardı. Küçük Prens, belki böyle insanların içlerine biraz bakmasına neden olur. Önemli kitaptır. Fransa’da bir dönem 50 frankların üzerinde bile kitabın kahramanının resmi basılıydı. Türkiye’de de bir gün İnce Memed’li, Bekçi Murtaza’lı, Feride’li bir para basılır mı acaba?
Son kelam? Hadi o da bir Fuzuli mısrası olsun: Dediler ki gam giderir / Çok bade içtim sensiz... ©Bu eser kaynak gösterilerek dahi olsa, izin almaksızın başka bir yayın organında yayınlanamaz... |
