Orhan Özekinci

Gönlüme göre verme aşkı Rabbim / Çünkü aşkınla kimseyi sevmedim

Venedik Verem ve Kaybediş Yazdır

Bahar mevsiminin, belli belirsiz havasıyla başladı gece. Ay, bulutların altından bir köstebek gibi ilerliyordu güneye doğru. Kimi zaman başını çıkarıp, buradayım der gibi bakıyordu yüzüne şehrin. Bir okyanus derinliği sessizliğinde ki cadde de, arada bir geçen arabaların, can sıkıcı gürültüleri duyuluyordu. Mahalle magandalarının arabesk bir şarkıyla, son ses turlamaları da, gizemli havayı bozan etkenlerdendi.

Sedat, yatağında sırt üstü uzanmış, zar zor nefes alıyor. Sabah erken kalkmanın telaşıyla, gözlerini kapatsa da, göğsünde ki ağrı kulaklarını çınlatıyor. Ayağa kalkar gibi yaptı. Çıplak ve buz gibi olmuş ayaklarıyla, halının üzerinde duran oyuncağa bastı. Bir anlık canının yanmasıyla söylenmeye çalıştı ama olmadı. Halsiz ve bitap bir haldeydi. Öksürükte buna bir ekstra ödül mahiyetinde kendini göstermeye başladı. Hastalanmış olmak, hasta olmak epey incitecekti kendisini.Habersiz lavaboda yüzünü yıkadı. Büyük bir uğraşla, mutfakta cezveyi aradı birkaç dakika. Bulduğunda ise, yarı yere yarı içine dökerek sütü boşalttı. Cehennem azabı çekmiş süt, alevler içinde yanarak, el tutulmayacak vaziyete gelmişti. Ama bir an önce içindeki mikroplar gitmeliydi. El beziyle tuttuğu bardağı, mola vere vere bir anda dikti. İçi adeta yanıyordu. Yere eğilerek bunun geçmesini bekledi. Kıvranır gibi oldu, yanma uzun süre devam etti içinde. İçli bir öksürüğün gelmesi de, durumu daha da kötü yapıyordu. Çömeldiği yerden bir süre kalkamadı ayağa. Bir anda doğrulup kalktığında ise, baş dönmesi boy gösterdi. Hemen oracıkta bir sandalyeye oturmak zorunda kaldı. Sabaha karşı gözlerini açtığında, bulanık bir görüşle annesini karşısında buldu. Ateşlenmiş, uykuda konuşmaya başlamıştı. Gözlerini açmasıyla, bir anda nerden geldiği belli olmayan bir sıtma tuttu. Kışın dışarıda kalmış sokak köpekleri misali, dişlerinin tıkırtısı duyuluyordu. Geceden kalma sütün üzerine birde kekik suyu. Onun üzerine birde sıcak bir ıhlamur. Gün doğduğunda, bahar mevsimi dünkü belirsizliğini kaybetmiş. Çocuk sesleri, dar caddeden bir günaydın gibi geliyordu. Güneş, tüm neşesizliği unutturacak cinstendi. Hastanenin kapısından söylene söylene girdiler. Önce sağlık karnesiyle bir kayıt yaptırdılar. Sağlık karnesinin bulunduğu poşetten, sevgilisinin yeni vesikalık fotosu düştü. Yangınsız geceler parladı yüreğinde. Bir sevinç dalgası yer buldu. Aklına geldi güzel günler bir anda. Hafta sonuna yaklaştıkça, yüreğinin kalın hışırtısı, kötücül bir ses çıkarıyordu. Uzunca bir süre, doktora sıra gelmesini beklediler. Kalabalık hastaneden ancak boşta bir sandalye vardı. Kendini sağlam gösterme hevesiyle annesini oturttu. Endişeli gözlerle, bakındı hastalara. Annesiyle kendisine birer tane soda aldı. Heyecanından içemedi. Dolgulanıp kaldı boğazında. Entelektüel doktorların başı dik bakışları canını epeyi sıktı. Sırası geldiğinde ise, söylenerek muayene odasına girdi. Hafif kır saçlı, Anadolu şivesiyle konuşan doktor önce süzdü Sedat'ı.

Devamında; - şikayetin nedir genç? diye sordu umarsızca.

- göğsümde bir ağırlık, birde halsizlik. diyerek başını öne eğdi.

Telaşlı bir ifadesi olduğu her halinden belliydi.

- gece ateşin falan çıktı mı? Fark ettiniz mi?

- Biraz çıkmış, sabaha karşı. Düştü gibi.

- Hmmm, geç şuraya, açta sırtına bir bakalım. Kaça gidiyorsun bakıyım sen?

- Lise bitiyor bu sene

- Derin bir nefes aldıktan sonra öksür bakalım . . . . Doktor, acilen film çekilmesini ve kan alınmasını istedi. Sonuçlar alındığında tekrar yanına gelmelerini söyledi. Film sonuçları çıkmıştı. Uzun uzun baktı ama hiçbir şey anlayamadı. Doktorun odasına daldı hemen . Doktor, filmlere uzunca bir baktıktan sonra, bir solukluk nefes aldı.

Ve;

- ciğerinin sol tarafını tamamen su kaplamış, buda kısaca demek oluyor ki ya Zatürree ya Verem, okey? Ama daha hiçbir şey belli değil.

Şimdi senin sırtından bir su alıcaz, ona göre seni başka hastaneye de sevk edebiliriz. dedi alaycı bir tavırla. Bunu kötü bir haber olarak vermek istemedi.

Bir an şuurunu kaybeder gibi oldu. Yıldızları sayan sarhoş misali afalladı. Bir bebek masumluğunda, gözyaşları damladı birer birer. Yere çömeldi, doktorun kızıl saçlı asistanı teselli etmeye başladı. Normal bir gripten bile korkan biri, nasıl da böyle amansız uzun soluklu hastalığa yakalanıyordu. Hem verem de ne oluyordu.

 

Eski Türk filmlerinde, ince hastalık denilen şey olduğunu anlayabiliyordu. Filmlerin sonunu hatırlamaya çalışır gibi yaptı. Hayır, bunu yapamazdı. O filmlerin sonu kadar kötü olamazdı kaderi. Yıkılamazdı dünyası bir günde. Hem gencim hemen toparlarım diyerek kendi kendine konuşuyordu. Hafta sonuna kız arkadaşıyla Beyoğlu'nun nostaljiliğinde dolaşacaklardı. Yada adalarda bir sahil kenarı muhabbeti yapacaklardı. Tüm bu düşüncelerin arasında, nereden esti bu kötü rüzgar. Konuşamadı ama dudakları titriyordu. Hastalığa alışması, saniyeler geçtikçe daha kolay oluyordu. Hastaneye yatıp iyileşecek miydi yada ince hastalıktan öldü mü diyeceklerdi? Bunu nasıl söyleyecekti çevresine. Sevgilisi ne derdi bu işe? Bu zor gününde yanında mı olurdu? Yada telaşlı bir bahaneyle biter miydi aralarında ki ilişki. Tüm bu kurmacalar arasında bir saati geçirdi. Ailesinin onayıyla, hastalığın Tüberküloz olduğunu tam anlamak için, sırtından su alınacaktı .Ciğerlerinde ki suyun etkisiyle nefes alması iyice zorlanmış, bu sebepten çoğu zaman telefonlara bakamıyordu. Yüz metre yürüse tıkanıp kalıyor. Konuşması heyecanlanan kekemeler gibi oluyordu. Hafta sonuna dair tüm serüvenleri suya düştü. Yönünü şaşırmış balıklar gibi savruldu dert deryasında. Boş boş bakakaldı etrafına. Hastalığını kimseye söylemeyerek, sağlıklı ve gizemli olarak yaşamını idame ettirecekti. Yada o anki düşüncesi buydu.Bu düşünceler sırasında feci korktuğu olaylardan birine sıra geldi. Devlet hastanesinin o korku filmlerini aratmayacak karanlıkta ki, bordo camı olan acil odasına, yürüyemeyen engelliler gibi girdi. Oksijen tüpleri, serumlar, iğneler … Maskeli bir meleksi şeytanlar ordusu. Bir morgun, soğuk ve mermer kokan bölümüne girdi sanki. Sevgilisi Buse, son bir kez aklına geldi. O korkunun arasında onu aramak istedi. Ama bu telaşla ne diyecekti. Son kez dudaklarına bir buse indi sanki. Hazırlıklar yavaş yavaş tamamlanmaya başladı. Tüm hayallerini bir kez daha aklından attı. Oturacağı mavi sandalyeye gözünü dikti. Meleksi şeytan olarak gördüğü iki hemşire üstünden atletini çıkarmasına yardımcı oldular.

Hasta bakıcı gariban kadında, kendi çapında destek vermeye başladı.

'Acımayacak oğlum, merak etme, kocaman adamsın, benim oğlumdan da aldılar hiç ağlamadı bile'.

 

Yüreğinin çırpıntısı giderek artmaya başladı. Soğuk terler boşalıyordu şakaklarından. Kelimeler boğazına düğüm düğüm gelmiş, içini cız ettirmişti. Tavanda ki beyaz ışıklarda titrek bir ihtiyarın asası gibi tepede olan biteni seyrediyordu adeta. Anne yüreği de, kapının arkasında kalmış, tülbentli başını iki elinin arasına sıvazlamıştı.

Oğlunun canını her yanacağını düşündüğünde, gözyaşları daha hızlı ve korkulu akıyordu. Endişeler çevirmişti herkesi. Sırtını gazlı bezle sıvazladılar. Bir sürü, pis kokulu ilaç sürdüler. Sonra iğne girdi sırtının sol bölümünden. Normal bir iğne gibi acısı hemen geçmedi.Canı yandı.

O kadar büyük bir acıydı ki bu dayanılmaz bir hal almıştı. Batmalar kesilmiyordu bir türlü. Ciğerinden bir şeyleri koparıyorlar gibi oluyordu. Binlerce bıçak, içinde bir yere hızla saplanıyordu sanki. Tansiyonu düştü bir anda. Ters bindiği sandalyede kendinden geçer gibi oldu.İki litreyi geçkin suyu boşalttılar ciğerinden. Ayağa kalkar kalkmaz, eşi benzeri görülmeyen bir öksürük, bir öğürme.

Öksürmeler öyle şiddetli ki, sanılır ki ciğeri yerinden sökülecek. Herkes panik halinde, oksijen tüpü aradı. Acil olarak oksijene bağladılar. Özel bir odaya aldılar. Sedat, kayıtsız şartsız. Gözlerinin miracı, tek bir noktada asılı kalmış. Hedefe kilitlenmiş tanklar misali, tek bir yön var gözlerinin içinde. Yüreğinin bedeninde duyduğu acılardan, uzun bir düşe dalmış. Hastalıkta ilgili hiçbir şeyi düşünmüyor. Aklına dakikalar öncesi geldikte, tüyleri ürperiyor.

Canı oracıkta bir kerecik daha yanıyor. Buse, hala aklında takılı kaldı. Buse'nin de aklında sadece Sedat. Habersizce devamsızlık yapması alışıldık şey değildi. Telefonu da kapalı. Aslında bugün gelmemesi bir nevi iyi oldu. Buse'nin İstanbul'dan taşınacak haberini bir anda vermesi doğru olmayacaktı. Öncelikle arkadaşlarıyla bunun bir ön tahlilini yaptı. En yakın arkadaşları toplanarak, direk söylemeleri gerektiği, olayı dolandırmanın anlamı olmadığı kanısına vardılar. Çok yakın arkadaşı Ömer, 'Buse'nin bir anda yurt dışına, Venedik'e gideceğini duyarsa, Sedat yıkılır. Bence biraz alıştırmalı.' diyerek pat diye söylemenin doğru olmayacağını belirtti.. Buse ise, babasının televizyon işlerinin burada tatile girmesiyle, İtalya'da Venedik gibi bir şehre okumaya mecbur kaldı. Babası artık orada çalışacak, çalıştığı şirket çocukları da ücretsiz olarak okutacaktı. Belki Buse'nin istikbali ve iş yaşantısı için mükemmel bir fırsattı bu ama Sedat için büyük bir yıkım. Böyle bir olayın sonunda Sedat'ın çok büyük bir enkazı olacağını düşünenler vardı. Belki hayatında yeni yeni yaşadığı güzellikleri bir anda kaybedivermesi ona çok acı ve ağır gelecekti. Dünyanın en alt katmanının ağırlığı bile üzerine düşecekti. Kara bulutlar başından asla eksilmeyecek. Hastane'nin laboratuarında yapılan araştırmalar sonucunda, çıkan klinik tanıda Tüberküloz olduğu kesinleşti. Belki ufakta olsa umutları suya düştü. Kara perdelerini çekti mikrop. Karanlıklar üzerine karanlıklar. Suya ihtiyacı olan bir çiçeğin son can çekişmelerini yaşıyordu sanki. Bir ırmakta ki akan son damlaları sayıyor gibiydi. Tatlı düş olarak gördükleri bir kabusun habercisi çıktı. Bahar yapraklarının, bir lodosla aniden asfaltları doldurması gibi oldu. Bu durumda hastanede fazla durmadılar ve başka bir hastaneye sevk ettiler. Süreyya Paşa Göğüs hastalıkları hastanesinin yolunu tuttular. Beşiktaş iskelesinden bindikleri vapurla, halsiz ve bitap halde geçerken karşıya, denizde ki dalgalarla yarıştı. Martılara belki de ilk ve son kez simitler attı. İçmese de son kez çayını yudumladı. İçinin heyecanı her şeye mani oluyordu. Oturacak yer bile bulamıyordu bomboş vapurda. Kendini denizin soğuk sularına salmak ve huzurlu bir boşluğa ulaşmak istedi. Yapamadı. Gözlerinin içini, yüreğinin kıpırtılarını yaratan Buse'de de aklı kalmıştı. Onu aramak durumu anlatmak arzusundaydı. Ama güçsüz görünmek korkusu mani geliyordu buna. Güçlü olmalıydı.

Hastane köşelerin de bir nevi buluşmak, ziyaretine gelmesi rencide edecekti. Ayakta kalmalıydı ki, hasta diye yanında olan bir sevgilisi olmasın. Yada hasta diye terk edilen bir sevgili. Annesine de tüm yaşadıklarını, yavaştan, fırtına öncesi sessizlikte ki gibi anlattı. Ne bir teselli buldu, nede yanlış bir cevap.Başını okşamayla geçirdi anne durumu. Onun için oğlunun sağlığı önemliydi. Geri kalanlar, pis bir mendil gibi kullanılıp atılabilirdi. Buse'nin de içini Venedik'e gideceğini Sedat'a nasıl söyleyeceği korkusu sardı. Hastaneye, hasta yatış işlemlerini yaptıktan sonra yerleştiler.

Dört kişilik bir odada, 22 numaralı yatakta yatmaya başladı. Geldiği gün bir sürü kan aldılar. Serumları ardı arkası kesilmeyecek şekilde taktılar. Bir çok güneş kuraklığında ki buğday ve sararmış rengi, sert yağmurların ıslatamadığı kuru dudakları, pek mecali kalmamış bir deve gibi bir şeyleri anlatmaya çalışıyordu. Günde sayamayacağı kadar hap ve serum alıyordu. Gün geçtikçe, sanki makyaj yapmış bir kadın gibi kızarıklığa bürünüyordu yüzü. Yeni ermiş elmalar gibi bir dolgunluk gelmişti. Her şey çok iyiye giderken, günler günleri kovalamış.Hemen hemen bir aya varmıştı. İçinde öyle bir merak vardı ki, anlatılmaz.  Cep telefonunu açmaya adeta korkuyordu. Günlerdir annesi de eve gitmemişti. Evden de ulaşamadılar. Güzelim yakışıklılığı, biraz dejenerasyona uğrasa da, eski karizmasını koruyordu. Tüm günlerin sonunda telefonunu açtığında bir sürü mesaj gelmişti. Sesli mesajların ardı arkası da kesilmemişti. Herkes nerde olduğunu soruyor, kimi vefasız diyip, kimi de erkenden tatile mi çıktın diye sitemkâr kelimeler ediyordu. Buse'nin attığı mesajları da günden güne okudu.

İlk mesajlar 'nerdesin ya aşkım, neden gelmedin'. ' aşkım telini açınca beni arar mısın? Merak ettim seni', 'sen nerdesin ya, iyimisin, bi haber verir insan', gibi mesajlar git gide kötüye doğru gidiyordu. En sonlara doğruda Buse durumu izah etmiş, kendisini sevmemekle, ilgisizlikle suçlamıştı. 

Tatile çıktığını sanıp, orada başka kızlarla dolaştığını bile düşünmüştü.Seni yanlış tanımışım gibi ithamlar satır aralarında yer alıyordu. En yakın dostları da çok agresif mesajlar yağdırmıştı. Sonlara doğru gelen mesajlar hiç iç açısı değildi. Ve en fazla yıkan mesaj, kısa süreli şok yaratan ' İstanbul'dan gidiyorum, artık dönmeyeceğim, vedalaşmaya kısmetimiz olmayacak herhalde, hayatında mutluluklar, ben böyle olmasını istemezdim' .

Yine bir yıkıma uğradı adeta. Canım, ciğerim dediği dostları, kankaları bir anda, onu suçlayan, kendilerini sattıklarını düşündükleri, Buse'yi üzdüğünü söyleyen mesajlar çekmişlerdi. Sesli mesajda ise, Buse'nin hafif ağlamalı tonda ki sesi ve havaalanında sefer sayılarının sesini duydu. Bilmem kaç sayılı sefer sayılı uçak yolcuları, lütfen yerinizi alınız. Anladı ki Buse, buralardan gidiyor ve bir daha asla gelmeyecek. Gelse bile ona ne diyecek. Tüm bu yaptıkları için ne mazeret bulacak. Hastalığını söyleyecek mi?

Onun tepkisi ne olacak Bu tür cevap bulamayan kelimelerde aklını iyice bulandırdı. Asıl hastalık orada vurdu Sedat'a. Ellerinin uyuştuğunu hissetti. Yatağında sırt üstü yatmayı bırakarak yana döndü. Telefonu da bir hiddetle, yatağından aşağıya doğru fırlattı. Artık çevresinde kimsesi kalmamıştı. Yok olmuştu tüm umutları. Hafta sonu Beyoğlu'nda ki nostaljiler, Pera Palas'taki tango gösterileri, adalarda ayaklarını suya değdirmeler, Pier Loti'de çay içmeler. Okulun en dip köşesinde yakınlaşmalar, topluca ettikleri muhabbetler. Hepsi çok geride kalmıştı.Okul kapanmış, karnesini bile görememişti.

Nasıl vedalaştılar, baloyu nerede yaptılar hiçbir şeyi bilmiyordu. Bu durumda Buse acaba baloya gitmiş miydi? Gittiyse kavalyesi kimdi? Yıllar yılı bunun düşüncesiyle konuştukları her şey gerçekleşmemişti. Okulun son haftası okulu asıp, Maçka'dan teleferiğe binecek, Taksim sinemasında filme gideceklerdi. Sedat inanmayıp çok saçma bulsa da, Buse için bir falcıya gidip fal baktıracaklardı. Hatta balonun olduğu gece, Sedat alacaktı Buse'yi evinden. Gecenin bir vakti de Sedat bırakacaktı. Tüm bunları düşünmesi bile hafif bir tebessüm kondurmuştu, pembe intiharlar edilmiş yüzünde. Allah'tan uyandır beni diye dualar ediyordu. Hıçkırıklara boğulmuştu. Derken son okul gezisini de kaçırdığı aklında cereyan etti. Bunalıma tam anlamıyla girdi. Hafif renk gelmiş yüzü, yeniden buğday gibi sarardı.

Sessiz ölümler meydana geldi. Fırtınalar koptu gözlerinin miracında. Öksürük, sıtmalar tekrar başladı. Başı epeyce dönüyor, etrafı karartılı görüyordu. Halbuki ciğerinde ki yarada kapanmaya, düzelmeye başlamıştı. Tüm milletin ölüm dediği hastalığı, yenmeye başlamıştı. Ama tüm bunlar işi biraz daha zorlaştırıyordu. Moralinin çok yüksek olması gerekirken, normal halinde bile kendini yıkabilecek durumla karşılaşmıştı. Ölse o an daha iyi olacaktı. Akşama doğru hemşire geldi. Günlük ilaçlarını verdi. Serum bağladı yeniden.

Gece olduğunda yan koğuştan, gırtlak kanseri Nazif amcanın öldüğünü öğrendi. Dertli gününde dertler yağdı içine. Koridordan, beyaz örtüler içinde geçip gitti koca adam. Arada bir ziyaretçi kalmasın diyen, mavi önlüklü hasta bakıcının sesini duydu. O gece, başını boyası çıkmış yeşil duvara dönerek, her şeyi unutup, gökten geçen uçağın sinsi gürültüsü arasında huzurlu bir uykuya daldı. Nefes alıp verirken, sol yanının acıdığını hissetti.

6 temmuz Perşembe 02.10

ORHAN ÖZEKİNCİ