|
Sanki Said Nursî’ydi Gözlerin...
"Zaman tarikat zamanı değil, imanı kurtarmak zamanıdır.” Sunuş “Zaman eski zaman değildi. Ütüsü bozulmuş bir dünyanın, kırışık perçemleriydik. Söz söylemeye dilimiz, gerçeği görmeye gözümüz yoktu. Gökyüzü merdivenlerinden yukarıya çıkarken ki zorluk, uhrevi bir nurun gönlümüzde yanmasıyla tezahür buluyordu. Öyle bir himmetin çocukları olduk ki hangi yöne el uzatsak bir el uzandı. Kıynaşık kapıların ardında, gölgesiz iman kurtarıcılarını bulduk ve şaşkın. Bu nasıl bir hizmetti Allah’ım! Sana giden yolda, cümle alem nimetlerine hizmetle senin için huşu ettik. Ve dünya sığınağına öylesine sığındık ki gökyüzü kafesinden başımızı dışarı çıkaramadık. Dünya hayatına, müebbet bir hükümle bağlıydık. Öyle bir aşkmış ki bu, kalbin atar kısımlarına, keskin bir hançer yerleştirilmiş gibi. Kalbin her atışında acı, ızdırap ve ahir zaman. Fakat dünya bile ne yöne döneceğini unutmuşken, insalık kalplerini gıdasız bırakıp, halsiz bir hale soktular. Kalplerini, bu acı gerçeklere karşı uyuşturdular. Narkozsuz dolaşan ne de az kaldı. Tüm gözlere, gaflet perdesi çekildi ve kıyamete kadar hiç açılmadı. Mevlana Hazretleri’nin dediği gibi; “ Himmeti veren ancak Allah’tır. Hiçbir saman çöpü, padişahın himmetine sahip değildir. Allah’ın bir adamı bir işe ayırması, bir işe koşması, dileği, isteği, ihtiyar ve iradeyi menetmek değildir ki! Fakat talihsizce bir zahmet erdi mi, o pılısını pırtısını toplar; küfür ve isyan semtine çeker. Talihli birisine zahmet verdi mi, o, pılısını pırtısını daha yakınına çeker, getirir.” Gönüllere yar adıyla inen nur, gözlerden sel olup taştı. Baskın yedim en kurak mevsimimde. Her yanım rahmet kapılarından gelen yağmurla doldu, dilim ıslandı. Bakan her gözden bir dua sağ yanıma dayandı. Dilim kana bulandı; sözcükler yaralandı.(Dilim yaralandı,sözcükler kana bulandı.) Dünyada tek başına olmakla, yalnız olmak aynı şey değildi. Tek başıma değildim elbet, yalnızdım. Sosyal ortam denilen, ne neşredildiği belirsiz ortamlarda yalnızdım. Habersizdim. Zamana ve mekana bağımlı bir dünyakoliktim... Habersizdik, dünyakoliktik. İğneyi insan önce kendisine batırmalı. Yaşını göstermeyen tek şey ölümdür; unutulmamalı. Globalleşen ve sığlaşan dünyada birbirine çok yakın oldu herkes. Ten tene değecek kadar sıcakladık. Modern dünya ve çağdaş yaşam adı altında yaşanılanlar, hayatın tuzunu fazla kaçırdı. Evliyalar dönemi kapandı. Kapılı kapılar ardında yaşananlar kimseyi alâkadar etmedi. Şimdilerde tartışılan insan kaç kere aşık olur sorusuna, bilimsel şematik bir tablo dahi çıkardılar. İnsanlar, aşkın ne olabileceğini bilmeden, defalarca farklı farklı şeylere aşık oldular, daha doğrusu öyle olduğunu iddia ettiler. Şaşırdık, kaldık. Neticesinde, insanoğluyduk, nefis sahibiydik. Sadece işimize gelenleri bilirdik. Mesnevi’de de okuduğumuz gibi, “Kalp, eğer sonuna baksaydı sonradan kararacağına önceden kararırdı. Kalp, ulu Allah’ın iki parmağı arasındadır.” İşte böyle bir devirde, Allah dostlarına ihtiyaç vardı. İslam güneşine gözlerini kapayanlara, bir kandille hatırlatacak kanlı canlı, cesur yüreklere ihtiyaç vardı. İhtiyacımız vardı. Öyle ki, gönlümüze giren o ihtiyaç; yüzyılın en iyi ilim adamlarından olacak ve müceddit diye anılacaktı. Seyyidlik sıfatını dahi, geri çevirecek kadar vehametliydi. İşte Zamanın Harikası... Bediüzzaman Said Nursî İslâmı, çağın anlayışıyla barıştırmak... Ülkenin karanlık çağlarına bir güneş gibi doğan Said Nursî Hazretleri,1876 yılında Bitlis’in Nurs köyünde dünyaya geldi. Çocukluğundan itibaren medrese eğitimi gördü. Etrafında önce Molla Said-i Meşhur diye tanındı. Daha sonra “Zamanın Harikası” anlamında “Bediüzzaman” unvanıyla şöhret oldu. Kanlı ve sıkıntılı günlerin geçtiği vakitlerde, iman yavaş yavaş elden gidiyordu. Devrin siyasal ve sosyal şartları, dinsizliği ilke edinmiş bir hale doğru zuhur ediyordu. Bu durumdan çokça endişelenen Said Nursî Hazretleri, bir gün İngilizler’ in yayınladığı mecmuada, “ Bunların elinden Kur ’anı almadığımız sürece, bu milleti yıkmamız imkansızdır.” ifadesini okuyunca hemen harekete geçti. 1900lü yılların başında, Medreset-ü Zehra adında dini ilimler ve fen ilimlerinin birlikte okutulduğu bir İslam Üniversitesi kurmak fikriyle ülkenin yönetim merkezi olan İstanbul’a geldi. Şark ve Kürdistan gazetesinin on dokuz kasım günlü yayınında, bu fikrini beyan etti. Bu isteğini devrin sultanına sundu. Yıldız Sarayı’na göre bu fikri sultana sunabilmek tam bir delilikti. Said Nursî Hazretleri’ni tımarhaneye kapattılar. Ardından hapis günleri başladı. İdamla yargılandığı bir çok davası oldu. Hepsinden de beraat etti. Bu süreçte dahi, idamla yargılandığı mahkemeye sunduğu savunmasında aynı azim ve istikrarı göstermiştir. Yaşadığı seksen dört yıl boyunca, amacından hiç bir zaman vazgeçmemiştir. Aynı yolda, aynı doğrultuda inançlarına sımsıkı bir vaziyette bağlı kaldı. Ömrünün tamamı, Risale-i Nur ’u yazmaya hazırlık, sürgün ve hapislerde geçti. Ama O, hapishaneleri bile birer medrese gibi gördü ve ilim çalışmalarına oralarda devam etti. Demokrat Parti döneminin öncesinde, istibdat halkasının kurbanlarından biri oldu. Destek vermediği bir çok olaya adı karıştı. İftiraların merkezinde oldu. Yine de yılmadan, usanmadan içindeki aşkla hiç bir şeyden vazgeçmedi. “ Ölümüm başınızda bir bomba gibi patlayacak.” sözü ise, yıllar sonra bile etkisini yitirmeyen Risale-i Nur Külliyatı’nın bir ön sezişiydi. Üstad, hakkın rahmetine kavuşmadan dakikalar önce, “dinsizlik ölmüştür.” diyerek, yıllarca gösterdiği çabanın boşa gitmeyeceğini hissetmişti. Risale-i Nur Külliyatı Bediüzzaman Said Nursî Hazretleri yaşadığı tüm bu olumsuzluklara, sıkıntılara rağmen Risale-i Nur Külliyatı’nı yazmayı başardı. Bu kitap, bir Kur ’an tefsiriydi. Ama bu eser, telif şartlarından beklenmeyecek bir şekilde, en ağır en anlaşılmaz en muğlâk ilmi meseleleri incelemekte, en çetin soruları ele almakta, yüzyıllar boyunca tartışma konusu teşkil eden problemler için çözümler ortaya koymakta, çağın tereddütlerine cevap getirip, üstelik bunları kendine has bir üslûp ve metod içerisinde yapmaktadır. Diğer bir adıyla, “çağdaş bir tefsir” olarak nitelendirilmektedir. Doğrudan doğruya Kur’ an ’a bağlı kalması ve imana dair bir kısım âyet-i kerimeleri geniş şekilde açıklaması sebebiyle, bu tarif bir hakikati yansıtmaktadır. Ancak, Risale-i Nur Külliyatı’nın bazı parçaları, daha başka ilim dallarıyla açıklanabilecek eserleri teşkil etmektedir. Risale-i Nur, konuları ele alışı, bakış açısı, içindeki derinliği bakımından bir çok kişiyi etkilemiştir. Öyle ki, ülkelerin dışına, hatta başka kıtalara bile yayılmıştır. İtalya’da, Roma Üniversitesi’nde bile, İtalyanca olarak gösterilmiştir. Risale-i Nur iki kısımdan oluşan bir tefsirdir. Bunlardan ilki, Kur ’an’ın ibaresini, kelime ve cümlelerinin mânalarını açıklar; bunları açık şekilde izah ve ispat eder. İkinci kısım tefsir ise, imâni hakikatlerini kuvvetli şekilde açıklar. Aynı şekilde bunları da izah ve ispat eder. Risale-i Nur, Kur ’an ayetlerinin nurlu bir tefsiridir. Baştan aşağıya iman hakikatleriyle donanmıştır. Herkesin anlayabileceği bir dil, üslup ve izahat ile anlatmıştır. Bu külliyat, devrin ve şartların bütün ihtiyaçlarına tam olarak cevap verir. Aklı ve kalbi asla kuşkuya düşürmez. Dogmatik bir eser özelliği de taşımaz. Her türlü ispat mevcuttur. Hatta milli şair Mehmet Akif Ersoy, “Victor Hugolar, Shakespeareler, Decartlar edebiyatta ve felsefede, Bediüzzaman’ın talebesi olabilirler” demiştir. Bediüzzaman Hakkındaki Ana Meseleler Said Nursî Hazretleri’nin, tam olarak mezarının nerede olduğu bilinmemektedir. Kendisinin de ifade ettiği üzere, mezarının bir türbe haline gelmesinden endişelenmiştir. Demokrat Parti döneminde, cenazesi helikopterle nakil edilmiş, söylentilere göre Isparta’ya defnedilmiştir. Ayrıca hiç bir zaman Kürtçülük ve farklı bir bölücülük yapmamıştır. Bunu da kendi sözlerinden şu şekilde anlıyoruz. “ Evet, ben başka bir memlekette dünyaya gelmişim. Fakat Cenâb-ı Hak beni bu memleketin evladına hizmetkâr etmiş ki, dokuz sene mütemadiyen bu memleketteki milletin onda dokuz kısmının saadetine kendileriyle hizmet ettiğim, bu havalideki insanlara mâlumdur.” Said Nursi Hazretleri’nin önceleri soyadı, doğudan gelenleri nitelendirmek için kullanılan Kürdi’dir. Ancak, kötü niyetli kişilerin farklı yönlere çekmesiyle, doğduğu yerin adı olan Nursi soyadını almıştır. Nüfusta ise, Okur soyadı ile geçmektedir. Cuma namazlarına gitmediği söylentisine gelince, Said Nursi Hazretleri’nin cuma namazına gitmeyişi daimi değildir ve özel sebeplere dayanır. Kendisi de bu konu hakkında şunları söylemiştir: “... Bu iki meselede büyük mazeretlerim var. Evvela: Ben şafiiyim. Şafii mezhebinde cumanın bir şartı, kırk adam imam arkasında Fatiha okumaktır. Daha başka şartları da var. Onun için burada bana cuma farz değil. Ben, mezheb-i azamiyi takliden, bazen sünnet olarak kılıyordum.” Sakal bırakmadığı konusuna gelince. Bediüzzaman Hazretleri’nin ifadeleri ile: “ Bu bir sünnettir, hocalara mahsus değil. Bu millette, yüzde doksan sakalsız olanların içinde küçükten beri sakalsız bulundum. Bu yirmi senedir bana resmi hücumlarla bazı arkadaşlarımın sakallarını kestirmeleriyle, benim sakal bırakmadığım, bir hikmet, bir inayet-i ilahiye olduğunu ispat etti. Eğer sakal olsaydı, tıraş edilseydi, Risale-i Nur’a büyük bir zarardı. Çünkü ölecektim, dayanamayacaktım. Bazı alimler, - sakal tıraş etmek caiz değildir – demişler. Bundan maksatları, sakalı bıraktıktan sonra tıraş etmek haramdır, demektir. Yoksa hiç bırakmayan, bir sünneti terk etmiş olur. Fakat bu zamanda, dehşetli pek çok günahlardan çekinmek için bu sünneti terk etmeye karşılık, Risale-i Nur ’un irşadıyla yirmi sene tek başına hapis hayatı gibi işkenceli bir hayat geçirdik, inşallah o sünnetin terkine bir kefarettir. Hem bunu kat ’iyen ilan ediyorum ki: Risale-i Nur, Kur ’an ’ın malıdır. Benim ne haddim var ki, sahip olayım, ta ki kusurlarımı ona sirayet etsin. Belki o nurûn kusurlu bir hadimi ve o elmas mücevherat dükkanının bir dellalıyım. Benim karma karışık vaziyetim ona sirayet etmez, ona dokunamaz. Zaten Risale-i Nur ’un bize verdiği derste, hakikat-i ihlas, ve benliği bırakmak ve daima kendini kusurlu bilmek ve kendini beğenmemektir. Kendimizi değil, Risale-i Nur’un şahs-ı manevisini ehl-i imana gösteriyoruz. Bizler, kusurumuzu görene ve bize bildirene – fakat hakikat olmak şartıyla – minnettar oluyoruz. Allah razı olsun deriz. Boynumuzda bir akrep bulunsa, ısırmadan atılsa nasıl memnun oluruz, kusurumuzu – fakat garaz ve inat olmamak şartıyla ve bid’alara ve delalete yardım etmemek kaydıyla – kabul edip minnettar oluyoruz” (Emirdağ Lahikası – 1, 24 Mektup) Ve üstadın bu sözlerindeki deruni havayı iktibas etmeden evvel, şartların bu kadar bozuk olmaya müsait olduğu bir dönemde, imanlı kalabilenlerde Said Nursî Hazretleri’nin hissiyatı geçtiyse, ona olan şükran duygularımızı belirtelim. Menzilden uzaklaşan bir kalbin, kervanını kaybedeceği de manidar bir gerçektir. Gözlerden her şeyin anlaşılabildiği bir devirde, birinin gözlerini gördüğümde yazılamayacak mısralar nakşoldu kağıdıma...
Bu yazının bütün hakları Konya Kültür Sanat Dergisi'ne aittir. Web sitesi kaynak gösterilerek alıntı yapılamaz.
|