Orhan Özekinci
Gönlüme göre verme aşkı Rabbim / Çünkü aşkınla kimseyi sevmedim
| Hayatta En Çok Sevmeyi Sevdim |
|
|
Aşkın, içimde ki şairi dışarı çıkardığı ne kadar doğru bilemem. Belki de içimdeki şair aşkı peyda ediyor, arayıp buluyor. Bu şair, kelam kılıcını bir o yana bir bu yana sallarken, titiz bir kıvrım tehlike saçıyor. Kendimi, aşkın gardına alıp, kılıcımı sımsıkı tutarak olası felaketlere göz dağı veriyorum. Sonra kendi kulağıma eğilip, soruyorum ki: - Neden yazıyorum ben? Duymamış olmalıyım, bir daha tekrarlıyorum gür bir kelimeyle: - Neyi yazıyorum ben? Ölmedim. Hala bu satırlara dokunacak kadar nefesim var. Yazdığım her şeyde büyüyerek, dünyanın geoit yapısından düşmemeye gayret sarf ediyorum. En konuşmak gereken sıralarda, en çok konuşan ben olarak, susuyorum... Aşık oluyorum, seviyorum, aşık oluyorum, eriyorum. Dünya aşkımı koluma takarak gezmedik sokak bırakmıyorum. Kutuplardan basık, ortası şişik yerkürenin en hazmedemediği durağımdayım. Lise yıllarıma, aşk yollarıma giriyorum. Ve kahretsin, hala yazıyorum. Londra’ya Pazar sabahı kalkan bir uçağın kanadına ağlıyor, bu akşamın en hazin gülcansızlığına kahrediyor, Nişantaşı’nda on yedi yılın bulanıklığına seyre dalıyorum. Maçka’da yeşil demirler şahidim, metrolarda çalan şarkılar gençlik bestem oluyor. Beşiktaş’ın boş sokaklarında hala onu arıyor, aşka saygısızlık olmasın diye, aşksızlığı her limanda şerh ediyorum. Epeyce kitap okuma nöbetleriyle, neden ben kitap çıkarmıyorum diyerek ilk kitabımı çıkarıyorum. İlk sayfasında ne idüğü belirsiz düşüncelerle, arayışların tercümanı bir ses yükseltiyorum. Büyük şair olmalı, Nobel’den ödül almalıyım, hatta ve hatta milliyetçi milyon dolarlara sahipliğinin iyelik ekinde bulunmalı deryalarındayım. Henüz yeşermemiş fidan ıslaklığında, hayallerle büyüyor, hayaller büyütüyorum. Ettiğim duanın nere gideceğini bilmeden, secde seccadelerini ağlamaya boğuyorum. Lise yıllarını, on yedi yaşımı terk ediyorum...Ve nedendir bilinmez, şuan bile yazıyorum. Gözleri buraya dalan insanoğluna bu yazıyı okutuyor, hülasa benliğime mistik bir rüzgar estiriyorum. Bir çok heyecanlı ses bu satırları okurken, yukarıdaki şiir vurgularıyla kendini bulup, burada ki benim diyor. Londra’ya giden benim, heey benim adım gülcan, Maçka bizim yerimizdi. Ve gibileri. Hayatta ben çok babamı, annemi, kendimi sevdim diyor bir dizi şair. Babasını Can Yücel, annesini Abdullah Budak, kendini Baki Ayhan T sevmiş. Hayatta ben ise, en çok sevmeyi sevdim. İnsanlar sadece bahanelerim oldular. Döktüğüm her damla yaş, acılara sitemim ziyafetinde, her moral bozukluğu gündelizm sıkıntılarının olmazsa olmazlarından. Aşk, denilen bu evrenselliğin içimde ki tecellisini teselli etmekle görevli dostlarım, şüphesiz ki en güzel bahanelerimdir. Gözümüzde büyüttüğüm yada gözümü büyüterek baktığımız aşk; Osmanlı sultanlarından onuncusunun dizelerine “Aşk mıdır boynuma takıp belâ zincirini / Gezdirip Mecnûnleyin âlemde rüsvâ eyleyen” diyerek takılmıştır. Yazmak ve aşk ikileminin bu ucuz çelişkisi, Adem babamızla Havva anamız arasında başlamış olup, kıyamette Israfil’in suru üflemesine değin başını alıp göçebe kelebeklerle ölecektir. “ Halife Leyla’ya dedi ki: ‘ sen o musun ki mecnun , senin aşkından perişan oldu ve kendini kaybetti. Sen başka güzellerden daha güzel değilsin.’ Leyla, ‘Sus çünkü sen Mecnun değilsin’ diye cevap verdi” Konya Kültür Sanat - sayı 12 |
