Orhan Özekinci

Gönlüme göre verme aşkı Rabbim / Çünkü aşkınla kimseyi sevmedim

Hayatta En Çok Sevmeyi Sevdim Yazdır

  

   Aşkın, içimde ki şairi dışarı çıkardığı ne kadar doğru bilemem. Belki de içimdeki şair aşkı  peyda ediyor, arayıp buluyor. Bu şair, kelam kılıcını bir o yana bir bu yana sallarken, titiz bir kıvrım tehlike saçıyor. Kendimi, aşkın gardına alıp, kılıcımı sımsıkı tutarak olası felaketlere göz dağı veriyorum. Sonra kendi kulağıma eğilip, soruyorum ki:

 -         Neden yazıyorum ben?

Duymamış olmalıyım, bir daha tekrarlıyorum gür bir kelimeyle:

 

- Neyi yazıyorum ben? 

   
    Hayatta hesabını veremediğim ender suallerin  başlıcası. Yıllar önce
bir dergide yapılan ankette niçin yazıyorsunuz sorusuna Gabriel garcia Mârquez, “ arkadaşlarım beni daha çok sevsin” diye alaylı bir cevap verse de, bugün en vahşi hastalıkların bile açıklamasını yapabilecekken, niçin, neden ve niye yazmak soruları boş bir duvara bakar gibi bana bakıyor. Ve bu soruların cevabını verdiğim gün, yazmanın ve içinde ki şairin cenaze namazını ben kıldıracağım. Tertemiz Türkçe’nin duru diliyle duamı ben okuyacağım. (Şimdi düşündüm: niçin yazdığımı bilseydim yazıyor olmazdım) İçimde ki tanımsızlardan, hangisinin hangisi dışarıya çıkardığı bilinmez ama acıların sevinçlerin ve en bilemediklerimin kendini kalem ucunda bulduğu aşikar. “ Sanki kalbime vurdular hançeri / hele o cızırtılı radyo sesleri { sanılır ki vatanımın ölüm haberi / ağlamayı istiyorum ağlamayı /  erkekler ağlamaz sözü olmasaydı” şiirciğini ele alalım. Şiddetli depremlerin bile uykumu bölemediği zamanlardan kalma bir şiirdi bu mırıldandığım. Yıl 1999, henüz 9’uma yeni basmışım. Kalın cam gözlüklerim masamda, ağustos sıcağıyla baş başa uyumaktayım. Başımı yastığa koyduğumda, en fazla mahalle maçında kaçırdığım gollerin düştüğü devri yaşıyorum. Vapurların yaz tarifelerini kaldırmaya hazırlandığı bir dönemde, soğuk bir minibüsün arka koltuğunda hayat hızlandığı yerden devam ediyor. Radyolardan ölüm haberleri, gök kızıllığı ve güvercin bakışıyla geliyor. Taze beynime yazdığım bu şiirle kapıldığım hastalık, geçen her salisede ummana dönüşüyor. Nereden geldiği belli, nere gittiği belirsiz bir seziş.       

   Ölmedim. Hala bu satırlara dokunacak kadar nefesim var. Yazdığım her şeyde büyüyerek, dünyanın geoit yapısından düşmemeye gayret sarf ediyorum. En konuşmak gereken sıralarda, en çok konuşan ben olarak, susuyorum... Aşık oluyorum, seviyorum, aşık oluyorum, eriyorum. Dünya aşkımı koluma takarak gezmedik sokak bırakmıyorum. Kutuplardan basık, ortası şişik yerkürenin en hazmedemediği durağımdayım.          

   Lise yıllarıma, aşk yollarıma giriyorum. Ve kahretsin, hala yazıyorum. Londra’ya Pazar sabahı kalkan bir uçağın kanadına ağlıyor, bu akşamın en hazin gülcansızlığına kahrediyor, Nişantaşı’nda on yedi yılın bulanıklığına seyre dalıyorum. Maçka’da yeşil demirler şahidim, metrolarda çalan şarkılar gençlik bestem oluyor. Beşiktaş’ın boş sokaklarında hala onu arıyor, aşka saygısızlık olmasın diye, aşksızlığı her limanda şerh ediyorum. Epeyce kitap okuma nöbetleriyle, neden ben kitap çıkarmıyorum diyerek ilk kitabımı çıkarıyorum. İlk sayfasında ne idüğü belirsiz düşüncelerle, arayışların tercümanı bir ses yükseltiyorum. Büyük şair olmalı, Nobel’den ödül almalıyım, hatta ve hatta milliyet

 çi milyon dolarlara sahipliğinin iyelik ekinde bulunmalı deryalarındayım. Henüz yeşermemiş fidan ıslaklığında, hayallerle büyüyor, hayaller büyütüyorum. Ettiğim duanın nere gideceğini bilmeden, secde seccadelerini ağlamaya boğuyorum. Lise yıllarını, on yedi yaşımı terk ediyorum...Ve nedendir bilinmez, şuan bile yazıyorum. Gözleri buraya dalan insanoğluna bu yazıyı okutuyor, hülasa benliğime mistik bir rüzgar estiriyorum. Bir çok heyecanlı ses bu satırları okurken, yukarıdaki şiir vurgularıyla  kendini bulup, burada ki benim diyor. Londra’ya giden benim, heey benim adım gülcan, Maçka bizim yerimizdi. Ve gibileri.

 

   Hayatta ben çok babamı, annemi, kendimi sevdim diyor bir dizi şair. Babasını Can Yücel, annesini Abdullah Budak, kendini Baki Ayhan T sevmiş. Hayatta ben ise, en çok sevmeyi sevdim. İnsanlar sadece bahanelerim oldular. Döktüğüm her damla yaş, acılara sitemim ziyafetinde, her moral bozukluğu gündelizm sıkıntılarının olmazsa olmazlarından.

      Aşk, denilen bu evrenselliğin içimde ki tecellisini teselli etmekle görevli dostlarım, şüphesiz ki en güzel bahanelerimdir. Gözümüzde büyüttüğüm yada gözümü büyüterek baktığımız aşk; Osmanlı sultanlarından onuncusunun dizelerine “Aşk mıdır boynuma takıp belâ zincirini / Gezdirip Mecnûnleyin âlemde rüsvâ eyleyen” diyerek takılmıştır. Yazmak ve aşk ikileminin bu ucuz çelişkisi, Adem babamızla Havva anamız arasında başlamış olup, kıyamette Israfil’in suru üflemesine değin başını alıp göçebe kelebeklerle ölecektir.

        “ Halife Leyla’ya dedi ki: ‘ sen o musun ki mecnun , senin aşkından perişan oldu ve kendini kaybetti. Sen başka güzellerden daha güzel değilsin.’ Leyla, ‘Sus çünkü sen Mecnun değilsin’ diye cevap verdi”

 

Konya Kültür Sanat - sayı 12